Üye Girişi
Yazarlarımız

- Pozitif Düşünelim (YENİ)
- 'Su' (MASAL)
- Sihirli Toprak (MASAL)
- Barış Ormanı (MASAL)
- Yaramaz Sıpa (MASAL)
| TÜRKÇEMİZ... |
|
|
|
| Hülya Tozlu tarafından yazıldı | |||
| Pazar, 21 Kasım 2010 01:56 | |||
|
Bana göre iki yolda yürür yazan. Edebi türünü seçmesi kendi dürtüsüdür ama yol birey ve toplum üzerinden gider. Genelde kişisel duyguların bireysel çıkışları olsa da aslolan dili doğru ve anlamlı kılabilmekle doğrudur ama tümden bireye doğru toplumun ortak paydasını görebilirse sıvacı katkıyla gerçek duyarlılığı yansıtacaktır.
Bir kez daha MERHABA değerli okur/larım. Konuya sondan başladım ama asıl -yaşamımdan somut örnekle- Türkçemize geleceğim…: Tünel’den çıkmış (İst./Beyoğlu) Taksim Meydanına doğru İstiklâl Caddesi boyunca İlkokul öğretmenimin şartladığı üzre tabelâ yazılarını okuyarak yürüyordum. Hatta yüksek sesle okumamızı örgütlemişti öğretmenimiz ağzımızdan çıkan sesi kulağımız da duysun diye. Babam yakınmıştı bir keresinde şaka yollu “Hülya ders çalışırken hepimiz evden kaçıyoruz.” İfadesiyle. Tabi çoktandır usumdan geçirerek okuyor, usumda tartışıyorum okuduğumu. El-Hamra Pasajının önüne geldiğimde pasajın giriş kapısı üzerindeki sinema tabelâsında (artık yok…yangın geçirmişti) “Seven Sevene” yazılı film afişini ayrımsamıştım. Otomatik bir şartlanmayla (ben bile) anlamını sorguladım yine usumda; “sevın” İngilizcede “yedi-7” ydi de “sevıniy” ne demekti?...Doğrudan İngilizce okuduğum yazının anlamını çözmeye çabalarken şeytan benzeri filmlere odaklanmıştım önce ama sonra dank etmişti kafama! Bu sinema erotik filmler gösterir; o halde…düpedüz Türkçeydi filmin adı. Biraz buruk biraz acı gülümsemiştim kendi kendime içim acıyarak… Kültür, kararla belirlenebilir. O halde emperyalist dayatmaları –insani yolları arayarak- iyileştirme yapabiliriz. En baskın örnek beyaz cam ya da sihirli kutu dediğimiz yayın aracı. Dünyanın her yerinde, hemen her evde, her mekânda hatta araçlarda bile izlenen ortak payda. Ekranlardan dünyayı görebilen gözlerin algısı da bireyin kendisiyle ilintili olunca dil kültürümüzü korumak ne kadar olanaklı? Kaldı ki televizyonun icadından önce özümüz ya da her toplumun ana kültürü; yani asıl kundağı neydi? İnsan-doğaya odaklanıp onu da biçimlendiren varlıksa kültürden çok bölgeselörf ve ananeleri ayakta tutmak; iyileştirici düşünmek olur. Ulusça; sınırlandırılmış değerleri korumak ise ilkesel tutumla sağlanır. Sınır; özgürlük kısıtlayıcı görünse de kendi özerki için de özgürlüktür. Türkiye sınırları içinde belirlenmiş dilimiz Türkçenin en duru ve asıl anlamında kullanılması özeni sınır bekçimiz “Mehmetçik”lerimize özdeş kültür bekçisi olmakla sağlanır. Örgütsel bakıldığında birey değil toplum önceliği var sayılsa da toplumu oluşturan da bireyin öznel bakışıdır. Birey, temelini –iyi ve doğru çabalarla oturtarak- var olacak kompleksi giderebilmek gerek şarttır. O zaman kapitalizmi sindirmek çok daha kolaylaşır. Böyle özgünleşmiş birey sağlıklı kararlar alarak sağlıklı toplumu oluşturacaktır. Aksi halde salt medya özentisi genç bireyler ana kültürümüze limon sıkıp ekşimesine neden olur. Ekşimiş bir yemeği de ne yaparız bilirsiniz…? Kaldı ki beyaz cam asıl zehridir emperyalizmin. O halde Atatürk çocukları olmak onu yalnızca dile pelesenk ederek yasını tutmakla sağlanamaz. Bıraktığı güzel emanetin tozunu silerek kirlenmesine izin vermemekle olur. Bir puttan (idol) ders çıkartmak onun birebir yerini almak olamaz. Önümüzdeki bir değere öykünerek yerini dolduramayız. Kendi sentezimizi oluşturarak doğruyu yaratmaya çalışmalıyız. Basit bir söylemle; elimizdeki simit parasıyla ekmek almak mantığı gibi… Kendi insanımızda tanıklık ettiğimiz selâmlaşma –her ne kadar yöresel ayrılıklar gösterse de- özünde bireysel davranış/ı taşır ve böyle yansır. Esnafın önünden geçen bir tanıdık örneğine bakalım…: Dükkân önünden yürüyüp geçerken; uzaklaşma noktasına kadar sözcükler kimi eklerle giderek uzatılır. “Merhaba!” “N’aber?” “Hayırlı işler.” “Sağoool, sağol. Eh işteee…” “Olur olur.” “Olur inşallah.” “Hayat naparsın.” “Öyle…” …benzeri. Bu –uzaklaşırken uzatarak- diyalogun arkasında ; birbirinden hemen koparsa ayıp olacağı insan hatırı sayma ilkesi ve kuşkusuz kundağı(kültürü) ile oluşturulması vardır. Bu örnek yaşam biçimimizden kaynaklı değil midir? Terk etmek…olmadığımız gibi yaşamaya öykünmek neden?...Asıl öz değerlerimizdir bizi toplum yapacak olan. Yemek-içmek amaçlı girdiğim çoğu mekânlarda genelde de İngilizce ağırlıklı sunumlar önerildiğinde –anlamını bilsem de- tepki koyarım ilkesel duruşumla…:”Nedir o dediğiniz? Burası Türkiye değil mi? Ben Türküm ve başka dil de bilmiyorum. Anlamam çikın’dan tavuk istiyorum.” ya da “hat çaklıt mı; yok mu sıcak çikolatanız…!?” benzeri. Yabancı özentisiyle üretimden yoksun hale gelmemiz dilde de aynı sonucu doğurur. Siz bir şiir yazmaya çalışırken ayakkabıdan söz etmek istediğinizde bunu İngilizce olarak yalnızca “shoe” sözcüğüyle kalakalırsınız. Oysa edebi sanatta da anlam yüklemelerde ayrımsallık üretebilmeniz gerektiğinden bu sözcüğü salt ayakkabı olarak bırakmayıp; çarık, yemeni, patik terlik leken benzeri örneklerle varsıllaştırabilirsiniz. Rastladığım her tabelâ ya da duyuru yazılarındaki yazılım hatalarını kalemimle üzerinden düzelten, ekrandaki yazılım yanlışlarını, sunucu vurgu hatalarını internetten ilgili kuruma uyarı iletileri göndererek kavgamı sürdüren biriyim kendi adıma. Kuşkusuz hepimizin eksikleri kimileri yanlışları da vardır. Aslolan dil kültürümüzü olabildiğince korumak olmalıdır. Bir anket sorusu vardır sıklıkla karşımıza çıkan; “Hangi yazarı asla okumazsınız?1 diye. “Türkçemize özen göstermeyen yazar.” dır benim yanıtım.
Hülya TOZLU
Yasal uyarı: Kirklarelim.net'e ait olan haber ve yazılar kaynak gösterilmeden kullanılamaz...
Favorilere Ekle
Sık Kullanılanlar
E-posta ile Bildir
Okunma: 2268 Yorumlar (3)
![]()
...
Yazan Mine Duran, Aralık 28, 2010
Yüreğine, kalemine sağlık Hülyacığım. Aydınlatıcı, güzel bir yazı... Kutlarım seni.
Kötü kullanımı raporla
eksi oy
artı oy
Oylar: +2
Yorum Yazın
|
|||
| Son Güncelleme: Cumartesi, 01 Ocak 2011 16:49 |






